Etiket arşivi: sorunu

Eğitim Sorunu ve Çözüm Yolları

Türkiye’de eğitimi sorunu ve çözüm yolları ile ilgili, 3-4 yıldır devlette öğretmenlik yapan sözleşmeli (ücretli değil yani) bir arkadaşımın düşüncelerini olduğu gibi aktarıyorum. Çoğuna ben de katılıyorum bu düşüncelerin… Tam bir makale tarzında değil, biraz daha serzeniş gibi olduğu için konu bütünlüğü tam olarak sağlanamayabilir, kusura bakmayın lütfen. Fransız eğitim sistemi hakkında da tecrübeler ışığında kısmen bahsedilecektir.

Sizden tek bir ricam olacak;

Lütfen yazıyı okuyan herkes, konu hakkındaki fikirlerini iyi ya da kötü, kısa ya da uzun, bu yazı altındaki yorum bölümünden yazarsak, hem bizlerin işine yarar hem de bu konuyu kendine dert edinip, araştırma yapanlar için kaynak olabiliriz. Belki de kelebek etkisi ile fikirlerimiz hiç beklenmedik yerlere ulaşabilir. Lütfen yorumlarını esirgemeyiniz. Yazıya katıldığınızı ya da katılmadığınızı söylemeniz bile eğitim sorununun tespiti açısından çok büyük önem arzeder.

” Öğretmenlerden neden haz edilmediğini biliyorum.

İlkokul öğretmenleri yıllar geçtikçe çocuklaşır. Çocuklarla uğraşa uğraşa basitleşirler, ufak tefek şeylere takılır hale gelirler. 1. sınıf çocuğuna okuma-yazma öğretmek için onun seviyesine inmek, onun gibi düşünebilmek gerekiyor. Sürekli öyle yapınca da çocuklaşıyorlar.

Kendim gözlemliyorum meslektaşlarımı. Ortaokul ve lise öğretmenleri de ergenliğe takılıp kalabiliyor. Sürekli meslektaş ortamında bulunmamak lazım.

O ruh halinden sıyrılmak lazım. Bu yüzden mesai saatleri dışında, hafta sonları bu ortamdan, bu sohbetten kendimi soyutlayacak aktiviteler yapıyorum. Bu kafa bana lazım. Ama basitleşen adama da kızamıyorum, kaptırıyorlar kendilerini. Sürekli öğretmen ortamı, ya çocuklaşıyorlar ya ergenliğe dönebiliyorlar, çok görmemek lazım diyorum ama inanın bu kadar duyarsız olunması gücüme gidiyor.

Ücretli öğretmen çalıştırılması demek “eğitimi umursamıyoruz” demektir. Bu da mesleğinizi umursamıyoruz demektir. Bu da hem kendi, hem mesleki saygınlığınız umurumuzda değil demektir. Yaptıklarınız umurumuzda değil demektir.

Adam buna takılacağına “Ben ücretliden üstünüm…” derdine düşüyor, kendince bir hiyerarşiye takılmaya kalkıyor, böyle kafa göz dalıp ağzını burnunu kırasım geliyor.

Tamam yani halet-i ruhiyeleri tolere edilebilir bu öğretmen milletinin ama yani yarısı sığır bunların.

Ya hu bir okula 6 din kültürü öğretmeni, 4 matematik öğretmeni ataması yapılıyor. Yıllardır böyle devam ediyor. öğretmenlerin teşkilatlanıp “Okullarımızı medreseye mi çevirmeye çalışıyorsunuz? Okullar ve eğitim bizim davamızdır. Bizim derdimiz adamakıllı eğitim görmüş nesiller, böyle medrese çeviremezsiniz okullarımızı…” demedi hiç kimse.

Elhamdülillah ben de müslümanım, bu islam düşmanlığı değil. Yani diyorum ki haftada 30 saat ders gören çocukların 10 saatini din derslerine ayırmanın da bizi çok ileri götürmeyeceği aşikardır. Okulları, din üzerinden siyasete alet etmektir.

Buna müsaade etmemeliydi öğretmenler ve eğitim sendikaları ama it izini at izinden ayırt edemiyor maalesef öğretmenler. Bunu söylemeye korkuyorlar, “dinimize laf yok” argümanları vs.. vs…

Bıktım bunlardan kısacası! kafama göre 3-5 adam var. Onlarla oturup kalkacaksın bu meslekte öyle herkesle içli dışlı olmayacaksın. Yarısı cemaatçi beyni yıkanmış zavallılar, o kadar fen-matematik-edebiyat oku ondan sonra gel iki tane hacı-hocaya müdana et.

Akıl tutulması toplumda olduğu gibi her kurumda vardır bu muhtemelen. Öğretmende de olmasın be arkadaş!

İşi kitapla, bilimle, fenle olan adamda olmasın bu akıl tutulması bir zahmet!

Performansa dayalı maaşlandırma vardı gündemde ama neye göre olacak o performans biliyor muyuz? Keşke gerçekten performansa göre bir şey yapma şansı olsa bu ülkede.

Gerçekten performansa dayalı bir maaşlandırmayı kabul edebilirim ama ne mümkün? Bu neyin performansı olur? Sızıntı dergisine abone oldun mu? Gerçi onların da devri geçti ya, bakacakları kriteri diyeyim: “Hangi sendikadansın?”, “Özel hayatında nasıl bir insansın?”, “Amirlere ne kadar yalakalık yaparsın?” vs…

Müfettiş geliyor okula, ben öyle çok eyvallah etmeyi sevmem, masama oturtmam mesela müfettişi. Dersi anlatana aittir öğretmen kürsüsü ve benim teftişlerim hep didik didik geçer. Eften püften bir sürü şey sorar.

“Dosyanda velilerin telefon numarası var mı?” mesela. Bakıyor yok, bu sefer açık yakaladı ya oradan sopa gösteriyor. Bizden bir bok olmaz. Biz ahlaksız bir toplumuz. İş ahlakımız yok, birbirimize saygımız yok. Öğretmenin öğrenciye, amirin öğretmene saygısı yok. Alayımız ego tatmin etme, benim adamım senin adamın derdinde. Yarın sosyal demokratlar iktidar olsa mesela, değişen bir şey olmayacak. Yine özel hayata bakacaklar. çünkü biz ahlaksız bir milletiz. “Uzayan kol bizden olsun” mantığını terketmediğimiz müddetçe, “Ye kürküm ye!” mantığını yenemediğimiz sürece, sorumluluk-yetki perspektifinden bakamadığımız müddetçe bir bok olacağı yok çok afedersiniz.

İlköğrenimimi Fransa’da tamamladım. Onlarda eğitim nasıldı anlatayım…

Öncelikle eğitim programları esnekti. Eğitimi planlama işini sadece öğretmene yıkmıyorlardı. Etkinlikler için öğretmene sivil toplum kuruluşları, belediye, sanatçılar, müze müdürlükleri vs.. destek oluyordu. Bu koordinasyonu sivil toplum kuruluşlarının merkezi, (centre social diye geçer) belediye, milli eğitim müdürlükleri ve okul müdürlükleri arasında sağlanırdı. Öğretmenlerin yükü hafifletilirdi.

Tüm bu adamların yapacağı şeyi bizde tek okul müdürlüklerinden bekleniyor. Eğitim tek adamın verebileceği bir şey değil. Koordineli olması gereken bir şey. Öğretmene kendini geliştirecek fırsatlar sunmalı. Bir öğretmen çok iyi bilebilir konusunu ama bilmek ve öğretmek aynı şey değil. Öğretmek gerçekten, çocuğu motive etmek apayrı bir şey. Bunu sınav yaparak ölçemezsin. Ben aslen elektronik öğretmeniyim, teknoloji tasarım öğretmeni olarak atandım. Konuyu çok iyi biliyorum ama sınıfta kaytarmadığım ne malum? Hiçbir sınav benim gözümü korkutmaz ama sınıfta ne kadar çocuğu motive ettiğim önemli! O yüzden Fransızlar hakikaten bu işi çözmüşler.

Devam ediyorum…

Biz ayda 1 kere paris’e giderdik, müzeleri gezmeye. Belediye ıskartaya çıkardığı araçları okullara şoförleri ile beraber tahsis ederdi. Centre social ve milli eğitim müdürlüğü geziyi koordine ederdi, müzeleri gezerdik mesela. Dönüşümüzde sınıfta yığılı killi toprakları bulur, onlarla heykel yapardık.

Centre social’den dominik gelirdi sonra, o heykelleri fırınlamaya götürürdü, getirirdi. Boyardık onları…

Neden Avrupa’da mimari, Afrika’dan her zaman daha gelişmişti? Mesela, bu sorunun cevabı çok enteresan…

Çünkü Afrika’ya fazla yağmur yağmaz da ondan…

Sonra beden eğitimi diye bir ders yok. Beden eğitimi öğretmenlerini uzmanlaştırmışlar. Okul okul geziyorlar. Merkezi bir planlama yapılıyor. Futbol öğretmeni, judo öğretmeni, dağcılık öğretmeni, jimnastik öğretmeni vs.. bir döngü şeklinde okulları geziyor. Yeri geliyor belediyenin okula tahsis ettiği otobüsle öğrenciler spor salonlarına götürülüyor.

Dershane yok, gerek de yok! Centre social’de (bizdeki halk eğitimler gibi düşünelim) üniversite öğrencilerine, akşamları çocuklarla oyun oynamaları ve onlara ders çalıştırmaları karşılığında burs veriliyor.

Uygulamalı eğitimin dibine vuruyor adamlar. 94 yılında uzay müzesine gittiğimi bilirim. Geldiğimizde uygulamasını yaptığımızı bilirim. Karınca ve kurbağa yetiştirme deneyleri. Hele müzik eğitimi…

Okullara sanatçılar gelip ritim tutmayı öğrettiler, alıştırdılar. Sonra belediye Afrika’dan sanatçılar çağırdı. Onlara tüm okullardaki tüm öğrenciler bir rekreasyon alanında toplandık. Onlara ritim tuttuk. Bir baktım ki, bizimki farklı, diğer okullarınki farklı. Adamlara ritim tuttuk. Onlar melodileri çaldılar.

Eğitim ortaklaşa yapılır, bunu koordine etmektir asıl iş. Bir öğretmenden bunların hepsini yapmasını beklemek hayalcilik olur. Bize bölme işleminin nasıl yapıldığını 4’e giderken öğremişlerdi ama hiç unutmadım ben bölme işlemini. Orada öğrendiğim hiçbir şeyi unutmadım. Çünkü uygulamalı eğitim yaptık. Uzmanlaştırılan bir eğitim sistemi vardı. Sıkılmıyorduk okullarda.

Hatta Fransızların eğitimini aldığım için de gayet mutluyum. Hayata bakış açısını ilkokulda kazandırıyor Fransızlar. Mesela onlarda “okul futbol takımı” diye bir şey yok. Mayıs ayında tüm okulların tüm öğrencileri 3 günlüğüne büyük bir rekreasyon alanına getirilir. Takımlara ayırılır ve aklınıza gelebilecek hemen her spor dalında sırası ile yarıştırılır. Yine dönüşümlü olarak ve buna yüzme de dahil.

Yılsonu karnesi diye bir şey var ama bizdeki gibi değil. Öyle çok anlamlı bir şey değil.

Bakınca çok pahalı şeyler gibi görünüyor ama değil. Pekala bu ülkede Türkiye’de de bunlar yapılabilir.

Nasıl mı?

Fransada o yıllarda bizdekinden daha az Coca-Cola tüketiliyordu. Evlerde bizdekinden daha az beyaz eşya vardı. Sınıfta Maud diye bir kız vardı mesela. Evlerinde televizyon yoktu. Bizdeki kadar çok televizyon kanalı yoktu onların. İthal tüketim bizdeki kadar değildi. Parayı harcamayı, vergiyi toplamayı biliyorlardı.

Öğretmenlerin eğitimini üst sınıflarda nasıl bilemiyorum ama yani bizim seminer dönemlerimiz var. Bir halta yaramıyor. Temcit pilavı, cep telefonunda satranç var onu oynuyorum dinlerken. 

Seminerler, okul kapandıktan sonraki iki hafta ve bir de Eylül ayının ilk iki haftası okullar açılmadan önce oluyor. İnternetten online dersler şeklinde eğitim bilişim ağı diye bir şey var, oradan yapılıyor.

Televizyon gibi, onlar konuşuyor biz de dinler gibi yapıyoruz…

Lütfen yorumlarınızı esirgemeyin, tartışmamıza katılan.

Yazının konusu hakkındaki fikirlerinizi bildirin…

Saygılar…